"Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla"

Leo Huberman "Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla" kitabının özeti


4 Aralık 2012 16:00
font boyutu küçülsün büyüsün



Dua Edenler Savaşanlar ve Çalışanlar
            Ortaçağ feodal toplumu 3 sınıftan meydana geliyordu. Bunlar dua edenler(kilise mensupları) savaşanlar(lord ve şövalyeleri) ve çalışanlardı(kilise mensuplarıyla savaşanları beslemek için mücadele edenler). Bahsettiğimiz 3. Sınıf insanlar hiç şüphesiz diğerlerinden daha fazla sıkıntı çekmekteydiler. "çünkü hem muahrip hem rahip çalışanın sırtından geçinir" (sf 12) burada çalışan insanlar günümüzdeki gibi fabrikalarda, dükkanlarda çalışmıyordu elbette. Çiftçilik yapıyordu ama bugün ki çiftçilikle bağdaştıramayacağımız bir çiftçilik.
Çiftçilik malikanelerde yapılırdı. Malikaneler bir köy, köy halkı ve onların işlediği birkaç yüz dönüm topraktan meydana gelirdi. Malikanelerin kıyısında ise otlak, ekilemez arazi, orman veya çayır bulunurdu. Avrupanın farklı bölgelerinde değişikliğe uğrasa bile üç aşağı beş yukarı malikane özellikleri aynıdır.
Ortaçağ için kullanılan bir söz vardır: "beysiz toprak, topraksız bey olmaz" (sf 13) Ortaçağ feodal düzenini bundan daha iyi ifade edebilecek belki daha güzel bir söz yoktur. Bu beyler malikane toprakları içindeki şatolarında veya çiftlik evlerinde otururlardı. Oturdukları yerler ne kadar farklı olursa olsun ortak özelliği müstahkem olmalarıydı. Zira bey ve hizmetkarları burada oturdukları için güvenlik ön plandaydı.
Otlak, çayır ve orman arazileri "ager publicus" idi yani ortak kullanıma açıktı. Fakat ekilebilir araziler ise 2ye ayrılırdı. 3 te 1 lik bir kısmı lorda aitti(Osmanlıda tımar sahibi sipahininde malikanesi vardı ancak  bu malikane toprakları feodal beyler gibi devasa boyutlara ulaşamazdı) Toprakların taksim edilmesinde farklı bir yol izeleniyordu. Herhangi bir kişinin tüm toprakları aynı yerde değildi. Diğer tarlaların arasına dağılmış haldeydi. Lordun toprakları da bir süre bu şekilde dağıtıldı. Fakat bu yönetmin israfa yol açtığı gerekçesiyle vazgeçildi. Ve yerine nadas uygulamasına başlandı. o dönem köylüler toprağa hangi yıl nasıl davranacaklarını bilmediklerinden 2 tarla sisteminden 3 tarla sistemine geçiş onlar için çok büyük bir olaydı. Artık toprakları 2 yılda bir nadasa bırakacaklardı ve bu şekilde hem üretim süreklilik kazanacaktı hemde verim kaybı önceki metoda göre en aza inecekti. Malikane topraklarının bir diğer özelliği de lordun toprakları haricinde kalan kiracıların kendi topraklarının yanı sıra bir de lordun topraklarında çalışmak zorunda olmasıdır.
Köylü acınası bir haldedir. İzbe evlerde oturur. Topraktan sersefil bir halde geçimini sağlamaya çalışırdı. Köylüler bulundukları ülkelere göre hafta da 2 veya 3 gün lordun toprağında ücretsiz çalışmaya mecburdular. Üstelik lorda ve toprağına karşı sorumluluğu sadece bunlarla sınırlı da değildi. Hasat zamanı önce lordun ürünü hasat edilir, önce lordun toprağı ekilip biçilir, fırtına çıkacağı sıra kurtarılması gereken öncelikli ürün lordun ürünüydü. Veya hasattan sonra elde kalan ürün fazlalarının satımı konusunda öncelik yine lordun ürünlerineydi. Lordlar malikanlerine yatırım yapmaktan geri durmamışlardır. Değirmen ve şaraphaneler yapmışlardır. Ücretini ödemek şartıyla köylüye de bunları kullandırmışlardır. "şişman tavuk veya kazı varsa, beyaz undan ekmeği kalmışsa, bey gelir çöreklenir üstüne hepsinin" (sf 15)
Dışarıdan bakınca köylünün köleden farkının olmadığı zannedilebilir. Onlar için kullanılan tabir latince "servus"(köle) dan gelen "serf"ti. Oysa kölelerden farklı olarak lorddan bağımsız bir şekilde ailesini bir arada bulundurma hakkına sahipti serf. Köle istenildiği zaman istenildiği gibi satılırken serf ancak toprakla beraber satılırdı. Ama serf kölenin asla sahip olamayacağı küçük kendine ait bir eve ve toprağa sahip olabiliyordu.
Serfler de kendi arasında ayrılırlardı. Demesne serfleri adı verilen hergün lordun toprağında çalışan serfler, köyün kıyısında 2-3 dönüm toprağı olan bordar'lar ya da sadece bir kulübesi olan cottage'ler ve boğaz tokluğuna çalışan cotter'lar. Bir de kendi hür iradesiyle lordun emri altına giren hür köylüler vardı.(villein) bunlar serflere nazaran daha iyi durumdaydılar. Lorda karşı sorumlulukları daha azdı daha özgürlerdi. Hatta bazı villeinler özgür insanlar kadar rahattılar. Öyleki kendi topraklarının dışında lordun topraklarınıda kiralamışlardır. Fakat yine de bu döenmde bu sınıfları, aralarında ki farkı net olarak tespit etmek pek de mümkğn değildir.
Köylü lord için varolduğuna inanırdı. Ama lord için serf ile tarlada çalıştırdığı hayvanı arasında bir fark gözetmiyordu. Ötle ki " 11.yy da bir Fransız köylüsü 38 Su'ya satılırken bir beygir 100Su'ya satılmıştır"(sf 17)
Lordlar ellerindeki insan gücünü yitirmemek için malikanelere serflerle ilgili bazı kurallar koyuyorlardı. Serflerin ya da çocuklarının malikane dışından evlenemeyecekleri, serf ölünce varisinin mirasa ulaşabilmesi içn vergi ödemesi gibi. Bir malikane geleneği vardı. Her iki tarafında bşrbşrşne karşı sorumluluklarını belirlerdi bu gelenek. İki serf arasında ki kavgaya malikanenin lordunun kurduğu mahkeme bakardı.
Serf gibi malikanenin lorduda toprağın mülkiyetine sahip değildi. O da bir süzerenin vassalı idi. En büyük süzeren kraldı. İster toprağı kraldan alan soylu olsun ister basit sıradan bir köylü, bunlara verilen isim baş kiracıydı. Zaman ilerledikçe topraklar dağılmaya başladı çünkü her lord daha fazla vassalı kendisine bağlamak sitiyordu. Bu da ancak toprağı parçalamakla mümkün olabilirdi.
Ortaçağ da zenginliğin sembolü topraktı. Ne kadar çok toprağın varsa o kadar zengindin. Lordlar topraklarını vassallarına dağıtırken onlara belirli süreler için asker beslemelerini şart koşuyordu. Bu sayede elinde hazır bir ordu olurdu. (osmanlı tımar sistemine benzeyen bu sistemde osmanlı dan farklı olarak topraklar direk padişahtan hizmet karşılığı alınırdı ve başkasına devredilemezdi).
Serfin varisi gibi lordun varisi de mirasa ulaşmak için süzerenine vergi ödemek zorundaydı. Dişi varisler evlenmek için süzerenden izin almak zorundaydı. Bir dul ise yeniden evlenmek istiyorsa süzerene para ödemesi gerekiyordu. Öte yandan süzeren tarafından zorla evlendirilmemesi içinde para ödemek zorundaydı.
Kilise de bu feodal sistemin bir parçasıydı. Kilise kraldan bazı açılardan daha öndeydi. Bir kere tüm dünya ya yayılmış, eski ve köklü bir örgütlrnmesi vardı. Bir de yaşanılan çağın dindar bir çağ olduğu anımsanırsa önemi kavranacaktır. Günah affettirmek isteyen herkes kiliseye toprak bağışlardı. Bu ve benzeri yollarla kilise batı avrupa topraklarının yarısının da üzerinde toprak sahibi olmuştur. "Aslında kilise feodalizmin ilk döneminde ilerici ve canlı bir örgüttü".(sf 23)Okullar açıp eğitime destek veriyordu. Yoksullara yardımda bulunuyordu. Fakat sonraları kilisenin niyeti değişti. Papazlara evlenme yasağı getirilmesinin sebebi mşras yolu ile kilisenin topraklarının dağılmamasıydı. Ayrıca kilise sıradan bir lorddan çok daha fazla şeye çok daha ağır vergiler koymuştu. Bu şekilde dehşet verici bir şekilde zenginlşene kilise feodalizmin önemli bir öğesi haline geldi.
Tüccar İşe Karışıyor
Ortaçağ da insanlar şimdiden farklı olarak ellerinde ki paraları yatırım yapmaz, işlerde sermaye olarak kullanamazdı. Çünkü ellerinde bu şekilde tasarruf edebilecekleri paraları yoktu. Çok az insanın parası vardı. Ellerinde parası olanlar kilise ve soylulardı. Ama onlarda ellerindeki parayı sermaye olarak aktif şekilde kullanmamaktaydı. Ellerindeki para(altın, gümüş) durağandı, üretken değildi.
Bugun bir şey alırken ihtiyacımız olan para o dönemde şaşılacak derecede geri plandaydı. İnsanlar bir şeye ihtiyaç duyarsa kendi elindeki fazlasıyla onu takas yapabilirdi. Malikanelerin bir özelliğiyde buydu. Lordlar malikanenin kendi kendine yeterli(otarşik) olabilmesi için zanaatkar serfleri hemen kendi malikanesine bağlardı. Bu şekilde ihtiyacı olan şeylerin malikane içinde üretilip tüketilmesini sağlıyorlardı.
Bir paltoyu ortaçağda malikanelerde kendiniz yapardınız. Eğer böyle bir yeteneğiniz yoksa elinizde fazla bulunan bir malla paltoyu takas edediniz. Paltoya karşılık 5 galon şarap veya 3 kaz… ancak böyle bir takas olabilmesi için zanaatkarın artık mal üretmesi lazımdı. Aksi halde takas edilecek meta buulunamazdı. Zanaatkar, eğer talep yoksa artık mal üretmezdi. Elinde kalana artık mallarda haftalık küçük pazarlarda takas edilirdi. Bu şekilde ticaretin gelişmesi hiç şüphesiz mümkün değildi. Ancak ticareti engelleyen bir diğer engelde yolların bozuk, seyahate elverişsiz ve güvensiz oluşuydu. Yollarda 2 türlü haydut vardı; yol kesip seyahat edenleri soyan haydutlar ve bozuk yollarından geçtiğiniz için sizden vergi alan lordlar.
Ancak ticaret her zaman bu kadar geri kalmayacaktı. Haçlı seferlerin başlaması ile birlikte ticaret büyük ölçüde hızlanmıştı. Çok sayıda insan uzun bir yola gidecekse haliyle yolda ihtiyaçları olacaktı. Bunları karşılamak için sefere yanlarında tüccarlarda katılmışlardı. Haçlıların talepleri büyük bir Pazar oluşturdu. Doğu'ya gidip geri dönebilen haçlılar doğuda gördükleri lüks tüketim mallarına karşı konulamaz bir arzu duymaktaydılar. Yapılan savaşların çoğunun yerli kabilelerle çatışma ve yağmacılıkla geçmiş olmasına rağmen kilise bu seferlere bir kutsiyet atfederek uzun soluklu olmalarını sağlamıştır. Bu uzun soluklu seferler kutsal ülkeyi İsa'nın düşmanı müslğmanlardan kurtarmak yerien belirli grupların kazanacağı avantajlara yardımcı oluyordu. Bu grupların şüphesiz ilki kilise idi. Kilise yaşadığı çağın savaşçı ve yağmacı olma özelliğinin insanları hırslı yaptığının farkında olup bu hırsları başka mecralara kanalize etmeye çalıştı. Papa II. Urban'ın Fransa'da halkı haçlı seferine çağırdığı konuşması çok meşhurdur. "…şimdiye kadar müminlere karşı zalim kavgalara alışmış olanlar şimdiden sonra zındıklara karşı dövüşsün…"(sf 29) Bu seferlerden kazancı olacağına inanan bir diğer merkez de İslam gücünün merkezine çok yakın Doğu Roma İmparatorluğu vardı. Onlar da bu seferler neticesinde toprakalrında ilerleyen İslam Ordularını durdurabileceklerine inanıyorlardı.
Bu seferlerden karlı çıkmayı amaçlayan üçüncü grup ise borçlu, mirassız veya az miraslı soylulardı. Kar arayan bir diğer odak da Venedik, Cenova ve Pisa gibi İtalyan şehirleriydi. Ticarette çok gelişen İtalyan şehirleri için seferler yeni ticaret kaynakları olmaktan öteye geçemiyordu. Öyle ki 3. Haçlı Seferi'nin amacı tamamen sapıp İtalyan şehir devletlerine yarar sağlama seferine dönüşmüştü. Haçlılar Kudüs yerine sahildeki ticaret şehirlerini istiyorlardı. 4. Haçlı Seferi'nde Venedik en önemli ve enkarlı rolü oynamıştır. Çok büyük paralar kazanmışlardır.
Haçlı seferlerinin dini sonuçları çok uzun ömürlü olamadı. Kudüs'ü müslümanlar bir süre sonra yeniden fethetmiştir. Ancak ekonomik yönden sonuçları asıl amacı olan dini sebepleri gölgede bırakmıştır. Dua edenleri, savaşanları ve çalışanları yanında tüm kıtaya tüccarları yayarak batı avrupanın feodal uykusunun uyanmasına sebep olmuşlar, ticareti geliştirip mallara talebi arttırdılar ve Akdeniz'i müslümanlardan alıp eskisi gibi Doğu-Batı arasında önemli bir ticaret yolu haline getirdiler.
Güneyin ticaret merkezi nasıl Venedikse kuzeyin merkezi de Flandr'daki Bruges şehriydi. Doğunun lüks tüketim mallarıyla kuzeyin ihtiyaç maddelerinin değiş tokuş edileceği yer olarak Champagne ovasında buluştularbu bölgedde Lagny, Provins, Bar-Suabe ve Troyes olmak üzere büyük panayırla kurdular.
Ortaçağda bugünki gibi yılın her günü açık dükkan bulmak şüphesiz imkansızdı. Zira düzenli bir mal talebi yoktu. Bu yüzden belirli zamanlarda belirli yerlerde pazarlar, panayırlar kurulurdu. Bu uygulamayı başlatan ilk yer Fransa kralından böyle bir talepte bulunan Poix köyüydü. Belirli süreler için bu pazarlar daha sonra yaygınlaştı. Bu şekilde tüccarlar panayırdan panayıra koşuyorlardı. Ancak Champagne panayırları tüm yıl kalacak şekilde kurulurdu.
Ortaçağ pazarlarında çoğunlukla az sayıda mal olur ve genellikle tarımsal üretim malları satılırdı. Oysa panayırlar çok büyük olurdusadece yöre halkı değil uzak ülkelerden insanlarda gelirdi. Öyle büyük olurdu ki panayırlar şehrin bekçileri yetmez özel panayır bekçileri ve polisleri olurdu. Tüccarlar arasında kavga veya nalaşmazlık çıkarsa özel panayır mahkemesinde yargılanırlardı. Panayır kurulmadan öncesindede tedbirler alınırdı. Lordların topraklarından geçen ticaret kervanlarından gereksiz haraçlar ve vergiler alınmıyordu. Yolların güvenliği bizzat lordlar tarafından yapılıyordu. Eğer yolda bir kervana saldırı olursa o lord kendi yerel tüccarlarına dahi panayıra katılma izni vermezdi. Bu kadar ağır bir ceza hiç şüphesiz ticaretin durmasının ne denli önemli olduğunu gösteriri. Peki neden bu kadar zahmete girerdi lordlar? Çünkü kendi yöresinde kurulan panayır hem yöreye hemde kendisine bir servet kazandıracaktır.
Panayırlarında kendilerine özel programları vardı. Bazı malların özel satış günleri olurdu. Tıpkı böyle bir programa tabi olan bir diğer işlem de panayırın kapanmasına son birkaç gün kala çok farklı yerlerden gelen tüccarların ellerinde ki farklı paraların değiştirilmesi işiydi. Bu şekilde panayırlar bir ticaret merkezinin yanı sıra mali işleirnde yürütüldüğü bir merkez haline gelmiştir. Bu şekilde yeni bir iş kolu da gelişmişti: sarraflık. Bir  süre sonra sarraflar öylesine zenginleşti ki müşterileri arasında krallar, prensler ve imparatorlar olmuştu. Zira sarraflar(bankerler) sadece para değiş tokuş etmekle kalmazdı. Kredi açarlar, senet verirler, eski borçları tahsil ederler…
Bu şekilde (parayla) yapılan takas çok daha sağlıklıydı. Elinizdeki fazla kumaşı, yünü, tavukla veya koyunla takas etmek isteyen kişi öncelikle elinde koyun veya tavuk fazlası olan ve kumaşa ihtiyacı olan birini bulmak zorundaydı. Oysa kumaşa ihtiyacı olmayan biri de parayı hayli hayli kabul edip elindeki tavuğu başkasına verebilirdi.

Şehre Gitmek
                Ortaçağın sonuna doğru ticaret artık önü alınamaz hale gelmişti. Ve de en önemli sonucu şehirlerin doğmasıydı. Ticaretin geliştiği yerlerde şehirler doğmuştur hep. O yüzden ticaretle gelişen doğan şehirleri Hollanda ve İtalya'da aramak gerekir. İlk şehirleşme bahsettiğimiz yerlerde başlamıştır. Özellikle de yoll kavşaklarındai nehir ağızlarında ve eğimin elverişli olduğu yerlerde başlamıştır şehirleşme.
                Tüccarlar uzun yolculukları sırasında bazı yerlerde durmak zorunda kalıyorlardı. Bunun gerekçesi bazen donan bir nehir, bazende bataklık olan bir yol oluyordu. Bu gibi durumlarda güvenli bir yerde beklemekten başka çareleri yoktu. Bu güvenli yerler bir saldırı durumunda sığınabilecekleri müstahkem mevkiler olan katedraller veya kale duvarlarının dibine sığınıyorlardı. Bir süre sonra hep aynı yere gelip yerleştiklerinden buraların etrafını ahşap surlarla çevirdiler ve buralara burg dışı anlamında "fauburg" dediler. Çok geçmeden iç kalenin dub-varları önemini kaybetti. Ve fauburglar dışa doğru gelişmeye başladı.
                Şehirleşmenin artması hiç şüphesiz yeni çatışmaları da beraberinde getirdi. Şehir toprakları da lordun, piskoposun ve soylularındı. Kırsaldaki topraklarından farklı muameleye tabi tutulması olanaksızdı. Yine feodal vergiler ve haraçlar almayı bu topraklarında da umuyorlardı. Kendi feodal geleneklerine göre işleri yürütmeyi, mahkeme etmeyi planlıyorlardı ama ticaret yapısı gereği değişken ve dinamikti. Feodalizm gibi durağan statik fikir yapısıyla taban tabana zıttılar. Şehir hayatı malikanelerden farklıydı.
                En azından tüccarlar için durum böyleydi. Onlar bu şekilde düşünüyordu. Fakat tek başalrına bir şey yapamayacaklrınında bilincindeydiler. Kendilerini ve mallarını korumak adına lonca (guild) veya hanse adında birlikler oluşturdular. Zira bu şekilde panayırlarda kaynaklarını arttırıp daha iyi pazarlık yaapabilecek, haydutlardan kendilerini koruyabilecek ve kendilerine engel olan feodal kısıtlamalarla mücadele edebileceklerdi.
                Şehirliler özgürlük istiyorlardı. "Tüm Batı Avrupayı çok iyi anlatan bir Alman atasözü vardır: stadtluft macht frei. Şehir havası özgürleştirir"(sf 40) Bu atasözünün gerçekleştiğini Kral VII. Louis'in 1155te Lorris şehrine verdiği ve şehirlilerin özgürlüklerine karışılmayacağına dair beratta görebiliriz(sf 40)
                Ayrıca şehirliler kendilerini kendi mahkemelerinde yargılamak istiyorlardı. Statik toplum için hazırlanmış feodal mahkemeler dinamik toplumun hızına ayak uyduramadıkları gibi ekonomi ve maliye gibi alanlarda da yetersiz kalıyordu. Malikane lordu haliyle krediden ve ipotekten anlamıyordu. Anlasa bile bilgisini ve mevkiini kendi yararına kullanırdı. Küçük malikanede neredeyse yok olan ticareti düzenlemek için kurulan düzen ve asayiş, hiç şüphesiz koca bir şehirdeki hareketli ticari hayatı kontrol etmeye ve düzenlemeye yetmeyecekti. Şehirliler kendi düzen ve asayişlerini istiyorlardı. Kendi vergilerini kendileri toplamak istiyordu şehirliler. "Sinir bozan, kendi değişen dünyalarında sadece bir baş belası olan feodal haraçların, ödemelerin, yardımların vecezaların çokluğundan hoşlanmıyorlardı"(sf 41) Bu engellerden kurtulup iş yapmak istiyorlardı. Belki bu vergilerin tamamından kurtulamadılar ama daha az sıkıntı verecekleri seviyeye çekmeyi de başardılar.
                Şehirlerinin denetimini hemen ele geçiremediler. Ama azar azar kazandılar. Bir süre sonra lordlar bazı kendi haklarını şehirlilere satmaya başladılar. Daha sonraları bunların ardı da geldi. Yavaş yavaş şehrilerin kontrolü onlara geçti. Almanya'nın Dortmund şehrinde Kont Konrad'ın haklarının bazılarına şehirlilere satmasını örnek gösterebiliriz. Bu olaydan 80 yıl sonra yine bir Kont Konrad Dortmund topraklrının yarısını şehirlilere satmıştır.
                Örgütlü loncalar vasıtasıyla hak elde etmek için savaşan şehirliler bugün ki anlamıyla devrimci değillerdi. Lordları devirmek için dövüşmüyorlar sadece ticarete engel olan feodal adetlerin gevşemesini talep ediyorlardı. Amerikan devrimcilerinden farklı şekilde insanlar hür doğar ve yaşarlar demiyorlardı. Öyle ki Pazar vergisinden muaf olabilmek için kendisini manastıra serf yazdıran tüccarlar bile vardı. Bu şekilde arzu ettikleri özgürlüğü birkaç yüzyıl sonra elde edeceklerdir. Fakat özgürlüğün dereceleri de yerine göre değişiyordu. İtalyan şehirleri ve Flandr şehirleri gibi tamamen bağımsız yerler olduğu gibi Abbeville gibi lordunun kontrolünde kısmen daha rahat şehirlerde vardı. Fakat bu tip yerlerde şehirliler lordlarından aldıkları beratı özenle saklıyorlar ve şehir meclisine asıyorlardı.
                Birkaç yüzyıl sonra şehir önderliğini tüccarlar almıştır. Şehirdeki en güçlü grup onlardı. Haliyle loncaları için bir çok ayrıcalıklar kazanmışlardı. Loncalar toptan satış üzerine tekel kurmuşlardı. Lonca üyesi olmayana mal sattırılmazdı. Bazı yerlerde mal satın alma konusunda kolaylık sağlansa da ilk hak her zaman lonca üyesinindi. Eğer bu durumda mal için pazarlık eder veya satın alırsa malına kral tarafından el konulurdu.
                Loncalar loncadan olmayanı nasıl uzak tutuyorsa aynı şekilde yabancı tüccarları da uzak tutarlardı. Tüm amaçları kendi pazarlarında tek söz sahibi olmaktı.
                Şehrin en önemli kuruluşu haline gelen loncaların otoriteyle arasının iyi olması gerekiyordu haliyle.  O yüzden şehirdeki idareciler üzerinde loncaların ağırlığı oldukça fazlaydı.(osmanlı daki loncalar avrupadaki kadar etkili olamamıştır. Ayrıca loncalarla tüccarların arası açıldığında avrupada kral tüccarı desteklerken osmanlıda imparator daime loncayı desteklemiştir.) Hatta bazı yerlerde (preston şehri) o kadar etkili oldular ki yasayla sadece lonca üyelerinin yönetici olacağı kararlaştırılıyordu.
                Bu kadar etkili olan loncalar şüphesiz mensuplarını da bir çizgide tutmak zorundaydı otoritesini korumak için. Lonca üyesiyseniz büyük avantajlarınız olacaktır. Ancak kesinlikle bağlı kalmanız gereken çok katı kurallar da olacaktır. Aksi halde ağır bir şekilde cezalandırılır veya loncadan atılırdınız.
                Loncalar sadece kendi bölgelerinde değil çok uzaklarda da çok güçlüydüler. Almanların meşhur Hanza Ligası buna en iyi örnektir. "en güçlü zamanında yüzden fazla şehri içine alan bu liga öylesine nüfuzluydu ki kuzey avrupanın tüm dünyayla olan ticaretini elinde bulunduruyordu. Kendi başına bir devletmişcesine ticari anlaşmalar imzalıyor, ticaret gemilerini kendi savaş filosuyla koruyor, kuzeyi korsanlardan temizleyip, kendi yasalarını çıkaracağı meclislerini koruyordu."(sf 46-47)
                Artık eskisi gibi zenginliğin ölçütü toprak değildi. Ticaretin gelişmesiyle birlikte ortaya yeni bir servet çeşidi çıktı:para serveti. Feodal dönemde topraktan kaynaklanan servet soyluları ve kiliseyi etkin kılarken yeni düzendeki para serveti yaygınlaşan orta sınıfı söz sahibi yapmaya başlamıştı.

Eski Fikirler Yerine Yeni Fikirler
Bugünlerde çoğu iş faiz ödemek koşuluyla alınan borçlarla yapılırken ve doğal bir şey olarak bakılırken bu duruma ortaçağ toplumunda rastlamak imkansızdır. Ortaçağda para işlemek ciddi suç sayılırdı. Faizle para almayı engelleyen önemli bir kurum vardı:kilise. Kilisenin sözü tüm Hristiyanlık dünyasında yasa yerine geçerdi.
Faizle borç vermeyi yasaklayan kilse buna tefecilik ve günah demiştir. Buna karşı çıkan olursa da lanetleneceğine bir daha gün yüzü görmeyeceğine inananılmıştır. Tefecilik ve faizi yasaklayan, lanetleyen, kötü gören tek kurum kilse değildi elbette. Şehir hükümetleri ve daha sonraları ise devlet hükğmetleri tefeciliği yasaklamışlardır. Bunu İngiltere'de çıkan bir yasada görüyoruz."tefecilik çok iğrenç ve aşağılık bir bir kötülük olarak tanrı kelamıyla lanetlenmiştir…tefecilik yapmak ve kar sağlamka için parasını verenlere…bu yolla verdiği paraların müsaderesine…ayrıca hapis cezasına çarptırılmasına…"(sf 49) ortaçağda faizin kötü olduğu konusunda herkes hemfikirdi.
Ticaret,n gelişmediği, kazanç getirecek yatırım yapmanın imkansız olduğu bir toplumda insan borç para istiyorsa ihtiyacından istiyordur. Ve iyi bir komşu iyiliksever birisi olup ona yardım etmelidir. Ancak bu yardımda herhangi bir kazanç düşünülmemelidir. Ne kadar borç verdiyse o kadarı da geri almalıdır. Ne azı ne çoğu. Eğer fazlasını alıyorsanız onu dolandırıyorsunuz demektir. Bu da adalete sığmazdı.
Kiliseye göre insanı zengin edecek şey onu dinden uzaklaştıracaksa o şeyden uzak durmalıydı insan. Eğer büyük servet kazanıp cehenneme gideceksen o servetin ne önemi vardı? Herhangi bir alışverişte eğer hakkınızdan fazlasını aldıysanız karşınızdakini dolandırmış olmalıydınız. Yoksa başka türlü o parayı kazanamayacağınıza inanılırdı. Ticaret hiöşüphesiz faydalıydı ama insanı da zengin etmemeliydi. Zenginliğe hoş bakılmazdı. Hatta incildede zengin insanın cennete girmesinin devenin iğne deliğinden geçmesinden zor olacağı yazılıdır.
Borç olarak bir insana 100 denari verdiyseniz karşılığında da ancak o kadar para alabilirdiniz. Çünkü aksi halde karşınızdaki adamdan para onda bulunduğu süre için ek para talep edecektiniz. Yani zamanı satmış olacaktınız. Zamanda tanrınındır ve onu satmaya hakkınız yoktur.üstelik faiz çalışmadan kazanmak anlamına geldiği için kilse tarafından kötü karşılanırdı.
Kilise tefecilere bu kadar kızıyordu ama kendisi de faizle para veriyordu. İtalyan bankerler muazzam büyüklükte iş yapan tefecilerdi. Ve çoğu zaman, alacaklarını alamadıklarında faizleri toplayan Papa'nın ta kendisi olurdu. Ama buna rağmen kilise tefecileri günahkar ilan etmeyi ihmal etmiyordu.
Ticaret yapan insan için para şüphesiz önemliydi. Fakat her zaman para bulunamıyordu. Bu yüzden tefecilere gitmeleri şart olmuştu. Ancak kilise yasaları yine buna engeldi. Yükselen ticaret ile kilse kanunları çarpışınca ortaya daha yuvarlak kanunlar geldi. "tefecilik günahtır fakat… veya "faizle para vermek ancak şu koşullarda…"(sf 52) Sonuç olarak tüccar bankerden aldığı parayı batırabileceği bir işte kullanacaktı. Ve geri ödeyememesi muhtemeldi. Bankerin riskini azaltmak için "kar payı" alması çok masumcaydı. Bu şekilde gel zaman git zaman kilisenin öğretisinin yerine gündelik ticari işler geldi. Faizin ve tefeciliğin günah bir iş olduğu unutuldu.
Köylü Zincirlerini Kırıyor
Ortaçağın sonlarına doğru en önemli değişikliklerden biriside köylülerde görüldü. Şehirlerde gelişen ticaret köylü ile lordunun arasını açtı.
Şehir halkı zamanlarının çoğunu ticaret ve sanyiye ayırdıkları zaman haliyle tarıma ilgileri azaldı ancak tarımsal üretime katılmadıkları için kırdaki insana daha çok ihtiyaç duymaya başladılar. Bu şekilde kır ile kent arasında bir iş bölümü doğdu. Şehirdekiler sanayi üretimi ve ticaretle uğraşırken köydekilerde şehirdeki genişleyen pazara daha fazla ürün üretmek için çabaladılar. Bunun iki yolu vardı: Birincisi yoğun (entansif) tarım yöntemiydi bu şekilde az miktarda toprağa daha çok gübre kullanarak ve yeni sürme şekilleri bularak daha fazla ürün almaya başladılar. Diğer yol ise yaygın (ekstansif) tarımsal gelişmedir yani daha önce ekilmeyen toprakların tarıma açılmasıdır.
17. yüzyılda nasıl ki Amerikan kolonistleri batının el değmemiş topraklarına gittilerse 12.yüzyıl Avrupalısıda aynı şekilde sahipsiz topraklara gözlerini diktiler 'Güçlülerin aç gözlülüğü ve talancılığı yoksulları ve köylüleri eziyor,sürüm sürüm süründürüyor bu yüzden çoğu babadan kalma toprağını satıp,uzak ülkelere göç etmek zorunda kalıyor' (sf 55)
Ancak Amerikan kolonistlerinden farklı olarak Avrupalının önünde çok büyük topraklar yoktu. Ekilebilir çok azı değerlendiriliyordu. Kalan araziler orman,bataklık ya da boş araziydi. Bu boş arazileri gören köylüler büyük bir iştahla buralar 'kolonilerini' kurdular. Avrupalılar yeni yerleştikleri topraklarını doğa şartlarından korumak için tedbirler aldılar. Çoğu köylü bu yeni ve kendilerine ait topraklarına sımsıkı bağlandı. "Hamburg piskoposunun bu köylülere 1106 da verdiği beratta köylülerin yalvarmaları çokda normal bir durumdu" (sf 56)
Bu şekilde verilen beratlardaki amaç hem toprağın işlenmesini sağlamak hem de adı geçen köylülerden özgür topraklarında yaşamaları kaydıyla pararant kazanmaktı. "Böylece Silezya da 150 000 ile 200 000 kolonistin çift sürdüğü 1500 yeni yerleşim yeri oluştu" (sf 57)
Köylü yıllardır lordun toprağında lord adına çalışıyor ve kıt kanaat geçiniyordu. Bu şekilde sadece yükümlülüklerini yapıyor daha fazla ürün almak için çaba sarfetmiyordu. Ancak şimdi daha çok çalışıp biraz para biriktirebilir ve lorduna karşı olan angaryalardan kurtulabilirdi. Ama lordu para karşılığında angaryalardan vazgeçmezse köylü kaçıp şehre gidebilirdi.(osmanlıda köylü bu döenmde de tıprağını bırakıp kaçamazdı. Kaçacak bir yeri de yoktu zaten. İstanbul için konuşursak şehrin girişinde gümrğkler vardı.herkes giremezdi.)
Ama lord paranın değerini biliyordu angaryalarını para karşılığı affetmeye hazırdı. Zira kendiside aldığı ürünlere para ödemek zorundaydı bu yüzden serfinin getirdiği para lordun işine çok yarayacaktı ayrıca parayı kabul etmekten başka çaresi yoktu eğer kabul etmeyecek olursa serfi kendisinden kaçabilirdi o zaman elinde ne serfi ne de parası olacaktı.
Ayrıca özgür emeğin köleleştirilmiş emekten daha karlı olduğunun da farkındaydı. Bu yüzden zorla lordun tarlasında çalıştırılan işci gönülsüz bir şekilde iş yapacak,para karşılığında çalıştırılan işçi ise daha verimli olacaktı.
Aynı dönemde serfler para ödeyerek lordlarından özgürlüklerini kazanabiliyorlardı ama tüm lordlar böyle değildi serflerine özgürlüklerini vermeyen,değişen dünyaya ayak uyduramayan lordlar da vardı. Bunların başında kilise geliyordu özgürleşmenin en büyük düşmanı kiliseydi. Diğer lordlar özgür emeğin daha karlı olduğunun farkına varmasına rağmen kilise hala zorla serf çalıştırıyordu. Özgürlüklerini isteyenleri ise aforoz ediyorlardı. Buna karşılık köylülerde sık sık kilise topraklarına saldırıyorlardı ve genellikle burjuvalar da bu saldırılarda köylülerden yana çıkıyorlardı.
Özgürlük artık gelmişti ancak bu özgürlükler "kara ölüm" gelince geriye alındı. 14. Yüzyıl Avrupasını kasıp kavuran "kara ölüm" Doğu Akdeniz den başlayıp Batı Avrupa ya kadar gelmişti. Hastalığa karşı alınan tüm tedbirlere rağmen Batı Avrupa en çok etkilenen yerlerden birisi olmuştur. Öyle ki kara ölüm salgınında hayatını kaybeden insan sayısı 1.Dünya Savaşı sırasında ölenlerin 2 katı kadardı. "Floransa da 100 000 kişi hayatını kaybetti,Londra da günde 200 Paris te ise 800 kişi ölüyordu. Fransa,İngiltere,Felemeng ve Almanya da toplam nüfusun yarısıyla 3 te 1 i arasında insan yok olup gitti" (sf 62)
O kadar insan ölünce şüphesiz sağ kalanların emeği daha çok değer kazanmıştı. Bu yüzden para karşılığı vazgeçilen angaryalar yeniden yürürlüğe koyuldu zira kara ölümden önce lord 30 işçi çalıştırdığı parayla artık sadece 20 işçi çalıştırabiliyordu bu yüzden angaryalar yeniden getirildi ve lordlarla köylüler arasında çatışmalar başladı. Özgürlüğün tadını alan köylüler bir daha angarya yükümlülüklerinin altına girmek istemediler ve lordlarından ayrılıp ticaretin geliştiği şehirlere göç ettiler. Şehirlerden uzak kalan kesimlerde bir süre daha serflik devam etti. Ancak o lordlarında saltanatı 15. Yüzyılın sonlarına doğru bitti.

Ve Adı Geçen Zanaatta Hiçbir Yabancı Çalışmayacak
Eskiden insanlar ihtiyacı olan masayı, semeri pazardan alamazdı. Onun yerine malzemeyi alır veya bulur evinde kendisi yapardı. Bu şekilde belirli alanlarda uzamanlaşma başladı. Ancak lordun evinde bulunurdu bu uzmanlaşanlar. Lordu dışarıya muhtaç etmemek için. Ancak şehirlerin gelişmesiye birlikte lordun yanından kaıçıp şehre giden zanaatkarlar küçük de olsa yeni bir pazar için üretime başladılar. Ayrıca çok da büyük bir sermayeye ihtiyaç yoktu. Oturduğu evin bir odasında üretim yapabilir sokağa bakan penceresinde de satış yapabilirdi. Yanına iki de yardımcı alıp işlerini büyütebilirdi.
Yardımcılar da kalfa ve çırak olarak ikiye ayrılırdı. Eğitime genç yaşta çıraklıktan başlanır bir süre sonra sınava girilir eğer geçilirse kalfa olunurdu. Eğer elinde parası da varsa usta olarak dükkan açabilirdi. Yoksa ustasının yanıda veya bir başka ustanın yanında kalfa olarak çalışabilirdi.(bu sistem osmanlı esnaf sistemine, belirli bir eğitim süresi, ardından girilen sınav bakımlarından benzemektedir. Ancak osmanlı da her isteyen dükkan açamazdı. Bir ustanın ölmesi gerekirdi ki ardından kalfası onun yerine usta olabilsin)
Loncalarda bugünki sendikalardan farklı olarak işçi ve işvereni aynı çatı altında bulunduruyordu. Çünkü bugün çırak olan birisi belirli bir süre sonra mutlaka usta olacaktı. Ve tüm loncaların belirli kurallar bütünü vardı. Bunların yanı sıra loncal mensupları arasında çok kevvetli yardımlaşmalar da vardı. Hatta bunlar bahsettiğimiz kurallarda da yer almışlardır. Mesela yaşlanan ve zor duruma düşen bir lonca üyesine yardım edilmesi, yetişmeyecek bir mal için diper lonca üyelerinin de yardımcı olması, hakszı rekabeti önleyecek faaliyetler vs. görüldüğü gibi lonca üyelerinin iyiliğini önemsiyor. Bir çeşit kardeşlik kuruluşuydu loncalar.(bu özellikleriyle de osmanlı esnaf teşkilatlarıyla büyük benzerlik taşıyordu)
Loncalar bulundukları şehirlerde üretimin tüm tekelini ellerinde bulundurmak için organize olmuşlardır. Bir şehirde bir zanaat dalında çalışacaksanız ancak ve ancak lonca üyesi olmalıydınız. Öyle ki dilencilerin bile loncası vardı. Başka yerden gelen dilencilere yılda sadece 2 gün çalışma izni veriliyordu. Ayrıca loncalar yabancı tüccarlara karşı da aynı mesafeyi koruyorlardı. Onların kendi pazarlarına girmelerine izin verilmiyordu.
O dönem bugünki gibi patent alma olmadığı için loncalra işin sırrını saklı tutmak zorundaydılar. Eğer bir işçi zanaatını başak bir yerde yapmaya başlarsa ve bu, loncanın zararına ise önce onun ailesini tutuklarlar ki geri dönsün, eğer geri dönmezse hakkında ölüm emri çıkartılırdı.
Loncalar yabancıları kendi piyasalarından uzak tutarlarken kendi üyeleri arasında ki haksız rekabet olmaması içinde çalışırdı. Mesela malını satarken yanında promosyon vermek suç sayılırdı. Bunun yanısıra loncalar üretimin kalitesini de denetlerlerdi. Kalitesinde bozukluk olan mala direk el konulur üreten kişi ise yargılanırdı. Kalite kontrolden başka fiyatlarında belirlenmesi loncanın elindeydi. Bir mala hakkından fazla fiyat konulamazdı. Bu belirlenen fiyata da helal fiyat denirdi (yine bu fiyat ve kalite kontrol özelliği de osmanlı loncaları ile benzer özelliklerdi) Ayrıca eğer lonca sahip olduğu tekeli aşırı fiyat koymak için kullanırsa elindeki tüm yetkiler şehir yöneticileri tarafından loncadan alınırdı.
Helal fiyat küçük pazarlar için daha uygundu. Büyüyen Pazar için yeni bir kavram ortaya çıktı. Piyasa fiyatı..  piyasa fiyatı birçok eski adeti temelden sarstı. Fakat ona da alışıldı. Artık malın fiyatında loncaya bağlı kalmaya gerek yoktu. Onun yerine arz talep dengesi önemsenmeye başladı. Bu yeni gelişen sistemde loncaya yer yoktu.
Kara ölümden sonra emek haliyle pahalandı. Ve fiyatların yükselmesi çok doğaldı. Bunun önüne geçmek için yasalar çıkarıldı. Ancak bu yasalar çok başarılı olamadı. İsyanlar çıktı. İşçi dernekleri dağıtıldı. Artık çalışma yerleri değişmişti. Aynı şekilde çalışma şartları da. Yaşadıklar yerler artık çok daha kötüydü. Kendi özgürlüklerini bir patrona devretmişlerdi. Çok ama çok zengin patronları için ağır şartlarda çalışıyorlardı. Onlar proletaryaların öncüleriydi.

İşte Geliyor Kral
Yaşadığımız dünyada her ülkenin sınırları, ulusu, ayrı dili var. Ancak feodal dönemde buna rastlamak imkansızdı. Yani birisi kalkıp ben İspanyolum ve ya Almanım demezdi. Veya din ve eğitim şu ankinden çok daha evrenseldi. Paris'te ki üniversiteyle Münih'te ki arasında fark yoktu. Çok rahatlıkla giden öğrenci okuyabilirdi. Ayrıca bugünki gibi milli marşlar, milli kahramanlarda yoktu. Çünkü milliyetçiliği yapılacak bugunkü manada ülkeler yoktu.
Ancak ortaçağın sonuna doğru uluslar oluşmaya başladı. Artık kimse Madrid'liyim veya Lyon'luyum demiyordu. Artık Fransalıyım veya İspanyalıyım deniyordu. Artık insanlar kendilerini krala bağlı görüyorlardı.(osmanlı imparatorluğunda halk her dönem padişaha güçlü bir bağ ile bağlıydı. Padişah otoritesi herşeyin üstündeydi)
İnsanlar çeşitli güvenlik sorunlarını kendilerine dert ederler. Ortaçağda bir tüccar yolların güvenli olmamasından şikayet ederken bir köylü ise köyünü basab eşkıyaların talan edişine dur diyemeyen bir güvenlikten şikayet edebilir. Eskiden bu koruyuculuğu soylular ve askerleri yaparlardı. Askerleri diyorsak da modern manadaki düzenli birlikleri kastetmiyoruz. Soyluların askerleri maaş almazlardı talan ve yağma ederek geçinirlerdi. Halk şikayetçiydi ama ses çıkaramıyordu. Hele hele iki lordun savaşında galip kim olursa olsun kaybeden yerel halk oluyordu. Lordların bu etkisinin kırılması gerekiyordu ve kırıldıda.
Şehirlerdeki zenginleri destekleyen krallar, desteklerine karşı şehirdeki zenginlerin paralarını alıyordu. Aslında bu ilişkide alanda verende razıydı. Kral aldığı parayla düzenli modern silahlarla donaatılmış eğitimli bir ordu tutarken şehirlilerde kralın bu ordusu ile korunuyorlardı. Eğer kralın ordusu olmasa onları feodal talancılardan kim koruyacaktı. Ve kralın ordusu eğitimli olduğu için güçlüydü de. Zira feodal lordun askerleri başı bozuk tiplerdi. Asıl işleri düzenli ordu gibi savaşmak değildi. Bir arad talim yapma imkanlarıda yoktu. Oysa düzenli orduda bu imkanlrın hepsinin olmasının yanısıra barut ve top gibi ateşli silahlarda vardı. Düzenli ordu topunu getirebilirken feodal askerler sadece zırhını ve kılıcını getiriyorlardı. (osmanlıda da savaş zamanı orduya katılan eyalet askerleri vardı.bunları feodal savaşçılara benzetebiliriz ama aralarında epey fark vardı. Öncelikle tımarlı sipahi adı verilen eyalet askerleri feodal savaşçılar gibi ordunun tamamını oluşturmuyordu.ve talim yapma imkanları oluyordu)
Kralların koyduğu kanunlara feodal kanunlardan daha çok gönüllü itaat eden oluyordu. Zira feodal kanunlar hem ağır hemde keyfiydi. Aynı durum vergilendirme içinde geçerliydi. İlk ulusal vergi 1439'da Fransa'da konulmuştur. Ve bu vergilendirmeden sonra para ekonomisininde büyümesiyle birlikte vassallara bağlılık azaldı. Eskiden hizmet karşılığı toprak verilirken artık hizmet karşılığı para ile ödenmeye başladı.
Krallar güçlerinin ekonomiye dayandığının ve ekonominin çökmesinin onlarında saltanatının sonunu getireceğini çok iyi biliyorlardı. Ekonomik büyümenin önündeki engelleri kaldırmak için adım attılar. Bu yoldaki en büyük engel hiç şiphesiz açık pazarı engelleyen loncalardı. Sadece krallar değil herkes artık mahalli kuruluşların bir kenara bırakılması gerektiğini düşünüyordu. Yavaş yavaş devletler yasalarla loncaların önce önemini azaltıp sonrada onları ortadan kaldıracaktır. Loncaların kaldırılmasında etkili olan kişilerin başında Fransa kralına danışman olan bir tüccarda vardı. Bir tüccar şüphesiz bürokratlardan daha iyi anlardı bu işi. Ve görünene göre loncalar, aralarında kurduğu kardeşlik bağlarıyla, başka tüccarlara kendi bölgelerinde çalışma izni vermemeleriyle ve de artık yasalarında gösterdiğine göre yasa dışı bir örgütlenme durumuna geldiler.
Zaten halk da mahalli kuralların karmaşasından kurtulup merkezi bir kanuna bağlanamk istiyordu. Bu da halk arasında milliyetçiliği ateşleyen etkenlerden biri oldu. Tabi yüzyıl savaşlarını da unutmamak gerekir.
Kralın karşısında ve onun otoritesine karşı duran güçler teker teker saf dışı bırakılıyordu. Ancak en güçlü rakip sona kalmıştı:kilise… kiliseler krallıklarda kendilerini de baş olarak görüyorlardı. Oysa krallar çift başlılıktan pek de haz etmiyorlardı. Mesela bir kadro boşalınca hem krallar hemde kilise kendş adamını sokmak istiyordu. Haliyle karmaşa doğuyordu. Kilisenin serveti kralların ağızını sulandırıyordu. Batı Avrupa topraklarının yarısı kiliseye aitti. Ve bağış yapan çok insan vardı. Krallar bir şekilde bu gelirleri de vergilendirmeliydi.
Bunların yanında birde kilise mahkemelerinin baktığı davalarda kral mahkemelerine aykırı kararlar vermeleriydi. Karara bağlanan davalarda ceza ve kefareti kilise mi alacaktı yoksa devlet mi? İşte bu da aradaki sorunlardan biriydi.







Bu haber 1,841 defa okundu.





Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış






http://www.milligazete.com.tr/images/logo.png http://www.milligazete.com.tr Milli Gazete Son Dakika RSS Haber Servisi

Anket

Ahmet Davutoğlu AK Parti'ye lider olabilecek mi?
  • Evet, olur
  • Hayır, olamaz
  • Biraz zor
  • Bir seçim yaşamalı
  • Erdoğan varken imkansız
  • 2015 seçiminden sonra
  • İcraatlarına bağlı
  • Reformlarını görelim sonra
  • Karizmatik olunmaz doğulur
  • Fikrim yok

En Çok Okunanlar