Tahir Erdoğan Şahin

www.haberdemeti.com

Tahir Erdoğan Şahin


4 Şubat 2013
font boyutu küçülsün büyüsün

MERKEZİ VİLAYET SİSTEMİ


2023 TÜRKİYE'SİNDE; İL- İDARÎ DÜZENİNİN YENİLENMESİ GEREĞİ VE
"MERKEZÎ VİLAYET SİSTEMİ"

 

Çağımızın ekolojik, toplumsal, ekonomik ve askerî sorunlarla yoğun olarak yüz yüze

gelmesine paralel olarak Türkiye'de resmî ya da gayri resmî statükocu bazı anlayışların
halkın genel isteklerine aykırı ve fakat inatla ayakta kalma çabaları giderek zayıflamakta;
demokratik çizgi içerisinde yerel unsurlar kendi renk derinliklerini kavrarken, bu renkler
bütünü çerçevesinde oluşturulan ulusal varlığın evrensel boyutlarda kavranıp geliştirilme
çabaları artmaktadır.

Tanımsal içeriğiyle siyaset; iktidar, yönetim, toplumsal yapılar, toplumsal değer,
ilişki ve ihtiyaçların esas alındığı; devlet işlerini düzenlenmesi ve yürütülmesi etkinliği
ve ülke- insan ilişkileri içerisinde yönetimin ya da bir amaca ulaşmak için gerekli olan
davranışların analizi gibi olguları kapsayan; toplumsal hayatın devamı için, insanlar
ve kurumlar arasındaki ilişkileri belirleyen, belli bir yönetim / iktidar mekanizmasının
oluşumu içinde gerekirse zora dayanarak düzenlenmiş yasa, eylem ve denetim
etkinliklerinin bütünüdür.

Siyaset ve iktidarın incelenmesi, dar anlamıyla, devlet, hükûmet, siyasal partiler,
çıkar grupları ve politika yapma sürecinde etkin olan diğer hükûmet dışı örgütler gibi
çeşitli siyasal kurumları kapsar. Özellikle devlet, çok daha yoğun bir ilgi konusudur.
Günümüz demokrasilerinde siyasal sürece hükmeden aygıt hâlâ devlettir. Fakat daha
geniş açıdan bakılırsa, iktidarın işleyişi yalnızca resmi kurumlar ve kurumsal faaliyetlerle
sınırlı görülemez. İktidar algı ve anlayışı giderek siyasal sistemin dışında addedilen ve
karar almayan süreçlerin içinde de yerleşmektedir1

Günümüz siyaset bilimcileri iktidarın yalnızca ulus devletler içindeki konumuyla
değil, aynı zamanda uluslar arası ilişkiler temelinde kullanılmasıyla da ilgilenmektedirler.
Bu irdelemelerin artık XXI. Yüzyılın kendine özgü niteliği göz önüne alınarak yapıldığı
oranda çok daha makul sonuçlara varılacağı açıktır. Her halukârda, ulustan uluslar arası
platformlara giden sürecin aslî öznesi "birey"dir. Bireylerin toplumdaki konumlarının
hayatiyet bulduğu somut alan ise köy, kasaba ve kentlerdir. O halde, genel ülke yönetimi
içerisinde yerleşim birimlerinin ne tür ve biçimde ele alınmışlığı temel bir konudur.

Tahir Erdoğan Şahin, Siyaset Bilimine Giriş ve Siyasal Düşünce Tarihi, Ankara 2006, s.13.

 

ÜLKE YÖNETİM KADEMELERİ


Bilindiği gibi, tüm ülkelerin devlet yönetimin altında çeşitli yönetim birimleri
vardır. Kademeli olarak düzenlenen bu yönetim birimleri, büyüklük ve önemlerine
göre, örneğin ABD ile Kanada'da eyaletlerden ya da İngiltere, Fransa'da ve Türkiye
gibi ülkelerde illerden oluşur. Eyalet ya da il sisteminin daha alt kademelerinde il
konumunda bulunan yerleşimin kendi içerisindeki birimler, belediye yönetimleri, ilçe
ve köy yönetimleri olarak sıralanabilir. Bu yerel yönetim birimleri eğitim, sağlık, sosyal
yardım hizmetleri, ulaşım, imar planları, nüfus kayıtlan gibi işlere, kısacası, genel devlet
denetimi içerisinde o yerleşimin ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışırlar.

Demokrasilerde küçük yönetim birimleri merkezi ya da federal sistem içinde
örgütlenmiştir. Federal sistemde eyaletler, kendi istekleri dışında ellerinden
alınamayacak belirli yetkilerle donatılmıştır. Merkezi sistemde ise iktidar, bölge ya da il
yönetimlerine ne kadar yetki tanınacağına kendi karar verir. Türkiye; İngiltere, Fransa
ve Japonya gibi merkezi sistem içinde örgütlenmiş ülkelere örnektir.

Yerel kamu hizmetlerinin o bölgenin toplumsal, ekonomik, coğrafi gereklerine
uygun olarak yerine getirilebilmesi için oluşturulan yerel yönetimler genellikle merkezden
yönetim ve yerinden yönetim olmak üzere iki ayrı örgütlenme biçimi gösterir.

Merkezi yönetim, ülkede ulusal birlik ve bütünlük sağlandığı ölçüde yerel
yönetimlerin güçlenmesine izin verebilmektedir. Yerel yönetimlerin yetki, sorumluluk
ve kuruluş biçimleri ülkeden ülkeye önemli farklılıklar gösterir. Örn. İngiliz sisteminde,
İngiliz Uluslar Topluluğu ülkelerinin çoğunda yürürlüktedir. Bu sistemde merkezi yönetim
yerel birimlere belirli görev ve yetkiler vermiştir ve seçilmiş kurullar ulusal yönetimin
gözetimi altında yerel düzeyde iş görürken, Fransız'da ulusal yönetim yerel birimler
üzerinde güçlü bir denetim kurulmuştur. Doksan kadar il bulunan Fransa'da her il,
merkezden atanan bir vali tarafından yönetilir. Kentlerde ve beldelerde seçmenler
belediye başkanlarını ve belediye meclislerini seçerler. Birçok ülke, XVIII- XIX. Yüzyıllar
içinde çektiği idari ve toplumsal sancılar sonucu kurulan Fransız sistemini benimsemiştir.
Fransa'dan çok daha büyük ve kendi geçmişinde özgün yönetim süreçleri tecrübesine
sahip olmakla birlikte Türkiye de bu ülkeler arasındadır.

 

TÜRK VE İSLÂM SİYASAL DÜŞÜNCESİ


Siyasal düşünce tarihi adına yazılan kitapların çoğunluğu, bizzat siyaset üzerine
yazan düşünürlerin eserlerine dayalı söylemleri kronolojik bir biçimde sıralayarak
oluşmuştur. Oysa ki, yazıya geçmese de uygulanan siyasal yönetimlerin varlığı
da ortadadır ve bunlar yazı dışı arkeolojik ya da şifahi kaynaklardan okunup ifade
edilebilirler. Siyaset bilimi kapsamında, siyasal düşünce tarihinin veya mevcut siyasal
yapıların yorumlanmasında bazı paradigmaların , değişmezlerin veya sürekliliklerin
kabul edilebilir taraflarının olması yanı sıra başkalaşmış, değişmiş türleri de olmaktadır.
Kapsamlı veya daraltılmış ölçüler içinde yapılan yazımların da kendilerine özgü çeşitli
yöntemler ya da yöntem arayışı içinde çeşitli çabaları görülebilir.

Yalnızca çağdaş olaylardan hareketle siyasal bilincin açıklanması, olayların arka
plânını gözden kaçırmaktır.2 Bu nedenle, siyasal düşünceleri tarihsel süreç içinde ele

Leslie Lipson, Politika Biliminin Temel Sorunları, ( Çev. T. Karamustafaoğlu), Ankara 1986, s.19.

alan çalışmaların daha sağlıklı sonuçlar içereceği açıktır. Ancak, siyasal düşünce tarihleri
adına yapılan çalışmalarda anlayış ve yöntem bakımından farklı yaklaşımların olduğu, bu
yaklaşımlarda bazı sorunların bulunduğu görülmektedir.

Uygarlığın ortaya çıkışıyla ilintili olan kent ve daha sonrasında bunun siyasal
organizasyon halinde ortaya çıkışı olarak bilinen "kent devleti" Mezopotamya, Hindistan
ve Mâveraünnehir yörelerinde ortaya çıkmıştır. Eski Yunanda "polis" adı verilen kent
devleti, bu uygarlığın siyasal ve toplumsal hayatının en karakteristik örgütlenme biçimi3
olsa da bu oluşumun (kent devleti) Yunan'a özgü olmadığı açıktır.

Orta Asya'da ister yerel ister kıtasal olsun, geniş alanları kapsayacak biçimde
bozkır kültürünün bir niteliği olarak göçebe ve yerleşik alanları içeren büyük siyasal ve
sosyal organizasyonların ortaya çıkışı bozkır kültürünün uygarlık aşamasına geçtiğini
simgelemektedir. Afanasyevo - Andronova kültürleri, İskitler yanı sıra Tagar döneminde
gelişerek biçimlenmiş, bu yapının bazı unsurları daha sonra kurulan Büyük Hun Devleti,
Göktürkler ile diğer Türk devletlerine ulaşmıştır. Türk devletlerinde ülke "kurultayın"
ın esas olduğu bir yapı içerisinde hükümdar ile çevresindeki soylular yönetirdi. Ege
çevresinde (Yunanistan, Batı Anadolu) ortaya çıkan kent demokrasisine karşın,
Türk devletlerinde bir çeşit bölgesel demokrasi olduğu düşünülebilir. Çünkü, farklı
toplulukların oluşturduğu bu siyasal yapı içinde, her bölge, kendi liderleri aracılığıyla
merkezi yönetimde (kurultay'da) temsil edilebilmiştir.

Kutadgu Bilig'de işlenen esas tema "ideal insan"dır. Bu insan adaletten ve
doğruluktan şaşmaz; ağır başlı ve alçak gönüllüdür. Etrafındaki insanlara merhametli
ve insaflı davranır. Yusuf Has Hâcib, bu ideal insan tipini soyut olarak ortaya koymaz;
onu cemiyet içine yerleştirerek fertlerin diğer fertlerle ve devletle olan ilişkilerini inceler.
Böylece Kutadgu Bilig, hem sosyoloji hem de siyaset bilimi niteliğinde bir eser hâline
gelir4. Bundan dolayı kelime "mesut olma bilgisi" manasına gelen "Kutadgu Bilig", terim
olarak "siyasetname" manasını kazanmıştır.

Kutadgu Bilig'deki siyasi, hukuki, toplumsal ve ahlâki fikirler bir yandan eski Türk
devlet anlayışına, bir yandan Hint, İran ve İslâm geleneğine bağlıdır. Türk boylarının örfi
hukuk uygulamalarının büyük Türk hükümdarları tarafından düzenlenmesiyle meydana
getirilen töre ve Tanrı tarafından Türk hükümdarlarına bahşedilen "kut" (devlet) ; Türk
devletinin ve hâkimiyet anlayışının temelini teşkil eder. Bu devlet ve hukuk anlayışında
"töre"'nin doğru tatbik edilmesi "adalet"'in de temin edilebilmesi demektir.

 

İslâm ve Yönetim; Din- Devlet- İktidar


İslâm devletinde Hz. Muhammed aynı zamanda devlet başkanlığı görevini
yüklenmiş, ordu komutanlığı ve yargı işleri de dahil pek çok kamu görevini bizzat
yürütmüştür. O dönemde kurumlaşmak için gereken imkânlar az olduğundan Medine
Mescidi; ibadet, eğitim, danışma, yardımlaşma ve benzeri hizmetlerin yürütüldüğü çok
fonksiyonlu bir merkez görevini üstlenmiştir. Topraklar genişleyip de kamu hizmetleri tek
merkezden idare edilemez olunca, Peygamber devlet başkanı olarak kamu hizmetlerini
yürütmeleri için görevliler atamıştır. Mekke ve Medine'nin dışındaki yerlere gönderilen
görevliler yargı işlerine de bakmışlar, bu görevlilere yargılamayı nasıl yapacaklarını
peygamber bizzat kendisi öğretmiştir. Gelişkin siyasal kurumları henüz mevcut
olmayan bu sistemde doğal olarak Peygambere olan inancın gerektirdiği bir itaat vardı.

Shepard B. Clough, Uygarlık Tarihi, ( Çev. N. Önol) , İstanbul 1965, s.78

Büyük Türk Klasikleri, C.3, İstanbul 1985, s.133, "Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig"mad.

Peygamber, ilkelerinin sürekli kılınması için kendisine herhangi bir meşru otorite veya
kurumu vasiyet veya halef tayin etmemiş, Kur'an'ın ilahi iradeyi ifade eden otoritesi
bütün Müslümanlara emanet edilmiştir. Gerekirse Müslümanlar birini seçerek kendilerine
siyasi lider yapabilirlerdi. Peygamber kendinden sonra mü'minler üzerinde hükmedecek
bir otorite olarak sadece Kur'an'ı bırakıyor, bir halife tayin etmiyor, bir şûra veya başka
bir kurumun oluşumunu da vasiyet etmiyordu. İlahi hukuku herhangi bir tarzda tefsir ve
tatbik etme yetkisi ve hakkı, bir halifeye, bir ruhban sınıfına veya herhangi bir teokratik
kuruma özgü olmayıp bütün Müslümanların en doğal hak ve vazifesi oluyordu.

Son tahlilde şu söylenebilir: Kur'an ve onun aracısı olan Peygamber'in sünnetinde,
dinin içselleştirilip hükümlerinin uygulanması sorumluluğu doğrudan bireylere ilişkindir.
Müslüman ya da başka bir dine mensup bireyin dinini vaaz edilen biçimde yaşama
özgürlüğüne karşı her hangi bir müeyyide varsa, insan olarak bununla mücadele etmesi
de doğaldır. Aynı hak hiç kuşkusuz din dışı düşünce ve sorumlu davranışların ifası için
de geçerlidir.

Hz. Muhammed'in tesis ettiği kent devletinin; siyasi, askeri ve adli teşkilatları
ile ekonomik, sosyal yapısı ve bunların temel ilkeleri onun zamanında şekillenirken,
kurumları, peygamber'in ilkeleri göz önüne alınarak "Reşid Halifeler Dönemi" nde daha
gelişmiş ve anlaşılabilir bir konuma getirilmiştir. Sonraki gelişmeler Müslümanların
kurduğu devletin (din devletinin değil) sınırlarının genişlemesine uygun olarak devam
etmiştir.

İslâm anlayışında doğrudan bir "din devleti" zorunluluğunun olmaması ve İslâm
gerçeğinin doğru algılandığı toplumlarda "din(İslâm) devleti" nin olunamayacağının
bilinmesi; devlet yönetimi tecrübesi açısından zengin bir miras bırakılmasına neden
olmuştur.

Bu nedenle; Türkiye, "bütün bir vatan" olarak bu halkın bölünmez kutsal mekânı
olarak hep ihtimam göreceği gibi, Cumhuriyet ve onun değerleri de özü itibariyle İslâm'ın
doğru algılanması sürdükçe korunacaktır. Hiçbir kurum ya da zümrenin "Cumhuriyetin
koruyuculuğu ve bekçiliği"ne soyunmasına gerek yok; bu sistemin koruyucusu bizatihi
halktır ve bunu başta kendi seçimiyle oluşturduğu TBMM' nin üst çatısı altında yargı ve
yürütme kurumları ya da doğrudan kendi refleksleri marifetiyle gerçekleştirir.

 

TÜRKİYE'DE MEVCUT İL SİSTEMİNİN BAZI TEMEL SORUNLARI


VE "MERKEZÎ VİLAYET SİSTEMİ" ÖNERİSİ

Siyasal düşünce ve siyasal yapıların bir tarihselliği vardır. Bugün için gelişmiş
ya da gelişmekte olduğu farz edilen tüm dünya ülkeleri biri birine benzer ya da biri
birinden çok farklı yönetim biçimleri benimsemişlerdir. Üst siyasal organizasyon
olarak devlet aygıtının esas olduğu tüm bu sistemler, o ülkenin kendi konumu
çerçevesinde kurulmuşlardır. Ve hemen her ülkede idarî yapılar o ülkenin kendi ihtiyaç
ve tercihleri yanı sıra değişen dünya koşulları doğrultusunda değişebilmekte veya tadil
edilegelmektedir. Bu yalnız idarî anlamda değil yönetim anlayışlarında da görülmektedir.
Kuşkusuz idarî anlayışlarla idarî yapılar biri birini gerekli kılan düzenlemeler değildir.
Örneğin her hangi bir ülkenin eyalet ya da vilayet esası üzerinde olmuşluğu, o
ülkenin demokrat veya antidemokrat bir anlayış içinde olmuşluğuyla doğrudan alakalı
değildir. Aynı şekilde, her hangi bir ülkenin üniter yapısı o ülkedeki eyalet, özerk
veya vilâyet sistemiyle bire bir bağıntılı değildir. Ne var ki, bizim ülkemiz de dahil pek
çok ülkede sistem tartışmaları, kavramsal gerçekliklerin yeterince anlaşılamaması
nedeniyle sağlıklı analizler yerine karmaşık çekişmelere dönüşebilmektedir. Bunda,

statükocu resmi ideolojiye karşın aynı tür gericiliği terennüm eden etnik/bölücü/ayrılıkçı
radikal hareketlerin; mevcut rejim içerisinde çıkarları olan kesimler ile merkezden
uzaklaştırıldıkça nemaları budanan kesimler arası çatışmaların etkisi büyüktür.

Türkiye, kendi tarihsel geçmişi (Selçuklu- Osmanlı- Türkiye Cumhuriyeti) içerisinde
merkezi devlet, bağlı devlet, meliklik, atabeylik, bağlı beylik5,beylerbeyliği,/ eyalet ve
vilâyet gibi idari yapılanma tecrübelerini yaşamıştır. Osmanlı, "Devlet-i Âli" sıfatıyla
geniş topraklara egemen olmasına karşın merkezî otoriteyi güçlü kılmak adına genel
anlamda eyalet sistemini benimsemişti. Cumhuriyet dönemi vilayet sistemi esas olarak
II. Mahmut'la başlayan bir gelişmenin ürünüdür.

XIX. yüzyıl itibariyle Türk siyasal yönetim modeline Kıta Avrupa'sının demokrasiye
doğru ilerleyen yönetimleri esin kaynağı olmuştur. 1839 yılında Tanzimat 'la başlayan
siyasal yönetim kurumlarını yeniden biçimlendirme çabası, 1876'da ilk anayasanın
onaylanmasıyla sonuçlanmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından ve anayasanın yeniden
düzenlenmesinden sonra, egemenliğin padişah ile halk arasında, bir ölçüde paylaşıldığı
yeni bir dönem başladığı bilinmektedir.

Fiiliyattaki konumu hep tartışılagelmekle birlikte, günümüz Türkiye'sinde
egemenliğin her hangi bir kayıt ya da şarta bağlanmaksızın milletin olmuşluğu esastır.
Sorun, bu egemenliği anayasanın belirlediği yetkili organlar aracılığı ile kullanması
sürecinde devlet otoritesi ile bireysel özgürlük alanları arasındaki dengededir. 1961
Anayasasının zaman içerisinde tadil ve ikmal edilerek çağdaş demokratik ilkelere
uygunluğu sağlanabileckken, zamanın iktidarları büyük ölçüde bundan imtina etmiş,
1982 Anayasası ile de (soğuk savaş dönemi şartlarında) çok daha geri bir anlayış
pekiştirilmeye çalışılmıştır. Yetersiz, tutarsız, geri ve hatta Türkçesi bile sorunlu 1982
Anayasası otuz yıl içinde büyük oranda tadil edilmiş, bu metnin tümüyle ortadan
kaldırılıp yeni ve sivil bir anayasa çalışması ise hâlâ devam etmektedir.

Türkiye'de merkezi yönetim, idari görev ve uygulamalarını yerine getirebilmek için
ülke çapında yönetim kademeleri, sırasıyla iller, ilçeler ve (fiilen kaldırılan bucaklar)
köyler olarak coğrafi bölümlere ayrılarak örgütlenmiştir. En büyük yönetsel birimler olan
illerin başında devletin, hükûmetin ve bakanlıkların temsilcisi durumunda olan valiler
bulunur. İlçelerin başındaki kaymakamlar ise bir devlet memuru olarak kendisi gibi
merkezden atanan valinin denetimindedir ve doğrudan devleti temsil etme yetkisi yoktur.

Günümüz Türkiye'sine bakıldığında adeta bir "il enflasyonu" göze çarpar. Otuz,
kırk, altmış.. derken bugün irili- ufaklı seksenin üzerinde il vardır. Bu hâl bir o kadar
dağınıklık, bürokratik pejmürdelik, ekonomik israf, kültürel derbederlik anlamına
gelmektedir. Siyasi argüman olarak bu nicel çokluk karşısına eyalet gibi geçmişe
öykünme, "bölgesel özerklik" gibi iyi niyet temelinde olduğu kuşku uyandıran, dahası
etnik- ilkel- ırkçı saiklerin motivasyonuyla hareket edilen irrasyonel öneriler ve buna bağlı
kısır tartışmalar olmaktadır. Bütün bu uygulama ve öneriler ele alındığında, açmazlarının
yeryüzü gerçekliğinin iyi okunamamasından, gelecek dünya tasavvurundan mahrum,
gelişmeleri günün dar zaviyesinden yorumlayan anlayıştan kaynaklandığı görülecektir.
Marjinal bazı odaklarda yuvalanmış, yetersizliğine inat muhteris bazı lafazanların yalnız
Türkiye genelinde daha müreffeh bir toplum geleceğini sabote etmeleri yanı sıra yerel
düzeyde de dar düşünceli ve fakat enaniyetle mücehhez yönetici tiplerin şehirleri abuk -
subuk yatırımlarla estetikten yoksun taş- demir yığıntıları konumuna düşürmelerine şahit

Bağlı devlet, melik devlet/meliklik, beylik kavramlarının tarihsel konumu ve tanımlamaları için bk.
Tahir Erdoğan Şahin, İslâm Tarihi, Türk- İslâm Devletleri ve Orta Çağda Avrupa, Ankara
2006, s.144, 148, 167.

Hem valilerin hem kaymakamların merkezden atanıp bunlardan kaymakamın
devleti temsil niteliğinin olmaması garip bir durum olduğu gibi, her iki birim ataması
içerisinde yönetilen halk görece dışlanmış bir hâldedir. Halka karşı sorumluluğu olmayan
valilere merkezden yapılan uyarılar ise iktidarların algı ve anlayışına göre değişen, yasal
olarak müeyyidesi belirsiz bir konudur6. Halkın bazı valiler hakkında olumlu düşünmesi,
o tür valilerin şahsi nitelikleri ve artı çabalarıyla ilişkilidir. Bu tür valiler bile, atanmışlıkları
nedeniyle bölge hakkında "hâlden anlamaz" olabilmektedirler. Ve on yıllardır halk
nezdinde "şu şu valiydi, şunlar da gelip giden memurlardı" söylemlerinin ardı arkası hiç
kesilmemiştir.

Siyasal yapının çoğulcu karaktere evrilmek yerine çoğunlukçu iktidar gücü olarak
kendini etkin kılması, bu mihvalde niteliğin geri planda kalmasına, giderek "insan – kent -
toplum" yapısının pejmürdeleşmesine ve kokuşmasına neden olmaktadır.

Yapılmak istenen veya cari olan bazı resmî ya da özel projelerde kapsamın tek
bir il içerisinde uygulanmasının olumsuzluğu ve bir veya birkaç il için düşünülmüşlüğü
merkeze aynı yasal hükümlerle bağlı illerin bazılarının pratikte birlikte olmasını
gerektirmiştir.

Merkeze bağlı çok sayılı il sistemi, o il içinde yaşayanları primitif saiklerle olur-
olmaz her kurumun kendilerinde de olması taleplerini kışkırtmaktadır. İrili - ufaklı her
ilde her kurumun bulunmuşluğu, sanıldığı gibi o ile değer anlamda ekonomik katkı
sağlamadığı gibi, tüketici vasfı ağır basan bu kurumlar merkezî bütçeye ekstra ve
devasa yük olmaktadır. Bu tür merkezi harcamalar ise bir biçimde kurumlara sahip
olmakla ikna olunan vatandaşlara (artan vergiler türünden) ekonomik sıkıntı olarak geri
dönmektedir.

Mevcut il İidari sisteminin, yönetim pejmürdeliğine, siyasal gerilimlere, ekonomik
israfa, eğitimden sağlığa niteliksizleşmeye neden olduğunun apaçık bulguları
vardır. Oldukça çeşitlenmiş kamu hizmetlerinin her birinde bu il çokluğundan, ilçe
enflasyonundan ve yüzlerce dağınık ama kendi içine gömülmüş minik koloniler türü
köylerde kurumların daha işlevsel ve esnek olması adına çıkarılan yeni yönetmelikler, bir
tarafıyla yapıcı olurken bir tarafıyla da çelişkilere ve belirsizliklere neden olmaktadır. Bu
tür sorunların temelinde il sistemi ve buna bağlı alt sistemler yumağının olduğu da artık
düşünülmelidir.

Merkezî yönetimin ayrıntılar içinde boğulmasından kurtulmak, bu anlamda devleti
küçültmek ve fakat etkin kılmak adına yerel yönetimlerde yetki artırımına gidilmesi
çabaları olumludur. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yoluyla sistemin daha demokratik
bir topluma doğru evrilmesinin sağlanması gayretlerini önemsiyoruz. Ancak, iyi niyetle
yapılan çabaların daha fazla bürokratik yük getirdiğini, seçilen il özel idaresi
başkanlarının vali emri ve halk talepleri karşısında "araf'ta kalmış" hâlleri yanı sıra
hizmet birimlerinde çalışanların çok başlı ve her biri kendince yetkilere sahip amirler
arası mekik dokumaları ise tuhaf ve çekilir bir manzara arz etmemektedir .

En küçük yerleşim birimi olan köy ve mezralardan beldelere, ilçelerden illere
kadar tüm bu toplumsal yatay yapı mevcut il sistemi içerisinde merkezî devletin
denetimindedir. Seçilmişlerin atanmışların direktifleri dışına çıkamadıkları da

Geçtiğimiz yıllarda mevcut başbakan valilere "halkın derdiyle dertlenin, onların konumlarını
gözetleyin" türü uyarılarda bulunmuştur. Bunun bir anlamı, valilerin yönetimdeki halka karşı
sorumluluklarının yasal olarak eksik olduğudur.

düşünülünce, atanmış ya da seçilmişleriyle yönetim birimlerinin tüm temsilcileri merkezin
gözü – burnu – kulağı - eli durumundadır. Halk tabanının sesine kulak vermek merkezî
otoritenin âlicenaplığı, onun haklı ihtiyaçlarını karşılamak ise (ve karşılanırsa tabii) bir
lütuftur. Bu âlicenap bakışın ve lütufkârane yardımın muhatabı halktan bir birey, en
küçük kamu hizmet biriminin en küçük memurunun karşısına hiç kuşkusuz ne tür dil
dökerse "ikna" edeceğinin muhasebesi için günler öncesi prova yapıp öyle gitmektedir.

Kanun yapma ihtiyacı kadim zamanlarda mutlak otoriter yapının baskısı karşısında
kemiğine bıçak dayanan halkın infialini önlemek adına ortaya çıkmıştır. Toplumsal
yaramazlıkların nedeni sistemde değil hep kanunların eksikliğinde görüldüğü için de
"sağlıklı toplum- huzurlu birey" yerine, tüm devletlerde ceylan derisi ciltli, içeriğinde
ağdalı lafların sıralandığı kanun külliyatı şaheserleri vücuda getirilmiştir. Ve kanun
ve tüzük ve yönetmelik derken; XXI.. yüzyılın görüngüsü ya da fenomenlerinden biri
diyelim; kanun, tüzük ve yönetmeliklerle beli bükülü sunta raflardır. Bu ülkede 200
yıla yakın bir süre hep merkez taşraya yansımış, şimdiki il sistemi sayesinde taşradan
merkeze yansıyan da yine merkezin taşraya yansıttığı siluet olmuştur.

Türkiye'de il, ilçe ya da köy belirlenmesinin kriterlerinden biri hatta en önemlisi
nüfusun sayısal konumudur. Toplumsal yatay yapının doğal oluşumunun esası da
budur. Toplumsal sistemin düzenlenmesinden devlet - vatandaş ilişkilerine değin
tüm süreçler nüfusun nicelliği üzerinden yürütülmektedir. Tüm eylemlerde vatandaş
matematiksel bir rakam kadar değerli ve anlamlıdır. Oluşturulan siyasal ve ekonomik
sistem bu nicel keyfiyete göre yönlenmekte, tasarılar - projeler yatırımlar ve yardımlar
ise bu rakamsal keyfiyete tâbi olarak gerçekleştirilmektedir. Bir tür nüfus sayısı /
demografik fetişizm yüzünden birçok belde bir icat edilip bir iptal edilegelmiştir.

Ayrıca "kentlerin varlığı ve anlamının yalnızca nüfusu kadar" olduğu anlayışı
yüzünden "dar mekâna tıkılmış yığınlar kenti hâline gelen İstanbul" gibi şehirlerde
milletvekili çoğaltımına, büyük alanlara sahip ve bu oranda üretime katkısı için yeterince
önemsenmeyen kentlerde ise milletvekili azalımına gidilmiştir. Bazı merkezlerde nüfusun
hızla artması ve ülkenin çoğu bölgelerinde (taşrada) azalmasının kendisi bir sorun
iken, bu tür uygulamalarla sorunun ortadan kaldırılmasının yerine bir çeşit mükâfata
tâbi tutulmaktadır. Bunun yanı sıra demokratik parlamentonun teşkilinde il yapılan bir
yerleşimin (örn. Bayburt) tek milletvekilinin tek bir partiye mensubiyet içinde o yerleşimi
temsilinin, mevcut demokrasi içindeki hâli düşündürücüdür.

Geçtiğimiz iki yüzyıla ve yaşadığımız XXI. Yüzyılın bu başlangıç dönemine
musallat olan seküler hastalığın adı "nicelliğin egemenliğine teslimiyettir"7. Ülke
yönetiminin sağlanması güdüsüyle yapılan idari düzenlemelerde federalist / eyaletçi /
özerk bölge istemleri ile daraltıldıkça karmaşıklaştırılan mevcut yapının her ikisi de bu
niceliği kutsamaktan kaynaklanmaktadır.

Biz, popülist kaygılarla nicel olarak çoğaltılıp derbederliğe ve gereksiz bürokratik
yüke neden olan israfkâr il sistemine veya irrasyonel eyalet ya da özerk bölge
fantezilerine karşı; çok daha akılcı, geçmiş- gelecek çizgisinde XXI. Yüzyıl vizyonuna
uygun, iktisadi ve kültürel ihtiyaçlardan kaynaklanan "MERKEZÎ VÎLAYET SİSTEMİ" ni
öneriyoruz. Bu öneri, ne yeni ulus icat etme kaygısıyla ne de gerici etnik ya da mezhebi
kaygılar içinde olunarak kâğıt üzerinde "ben dedim oldu" türünde bir yaklaşımdan uzak,
geleceğe güvenle bakmak isteyen bireylerin temel arzularından kaynaklanmaktadır.

Niceliğin bireysel ve toplumsal bir hastalık olmuşluğuna ilişkin olarak bk. René Guénon,
Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alâmetleri, (Çev. M. Kanık), İstanbul 1990.

Merkezî Vilayet Sistemi' nde akılcı krıterlere dayalı olarak seçilen bir il8 (merkezî
vilayet), çevre bazı il ve (bilehare il olacak olan) ilçelerin ona bağlanmasıyla teşekkül
edecektir. Daha önce il düzeyine çıkarılan merkezler yine il olarak kalacağı gibi, bazı
ilçeler de gerekli görülmesi hâlinde il statüsünde, bazıları ilçelikten beldeliğe (ve ile
bağlı olarak) dönüştürülerek merkezi vilâyete bağlanacaktır. Bu, sanılacağının aksine
bürokratik işlemleri çoğaltan il artımı değil, sistemin daha esnek ve hızlı çalışmasını
sağlayan, sayısı azalıp donanımları artırılan vilayetler biçiminde bir yapıyı ortaya çıkarır.

80 küsur il yerine 22 ya da 25 vilayet olacaktır. Bu sayısal düşüş bir o kadar
mükerrer kurumun, bir o kadar mükerrer yatırımın, bir o kadar paranın kurtuluşu
demektir. Ve bir o kadar bürokratik iş yükünün azaltılması.. Küçük ve sınırlı imkânlar
içinde kıvranan halk, esnafı, memuru, işçisi ve çiftçisiyle daha geniş ve fakat daha
iyi organize olmuş bir yönetimin sağlayacağı daha geniş imkânların olduğu bir alana
erişmiş olacaktır.

 

BELDE- KÖY BAŞKANLARI: Merkezî Vilâyet Sistemi'nde artık çağın koşulları

ve görünümü karşısında uyumsuz ve ilinti diyebileceğimiz "muhtarlık" yoktur, yerine,
fiziki konumlarına göre organize edilmiş "köyler birliği" (belde-köy) vardır. Bu birlik,
var olan bazı köylerin iptal ediliş biçimiyle değil, merkez seçilen bir köy etrafında
sorunların daha bölgesel bir yapı içinde ele alınması anlamına gelir. Köyler birliği' nin
yönetimine, merkez köyden (belde-köy) bir kişi seçilir, her köyden (bağlı-köy) iki sorumlu
ise dönüşümlü olarak seçilen bu köyler birliği yöneticisi tarafından belirlenir, o kadar.
Köyler birliği yetkilisinin (belde-köy başkanı) belirlediği bağlı köylerin sorumlularının
sorumluluk süresi bir yılla sınırlıdır. Aynı kişi (köy sorumlusu: âza) yalnızca dördüncü yıl
ve eğer köyler birliği yetkilisi, yani belde-köy başkanı talep ederse kendi köyünün tekrar
sorumlusu olur. Anadolu köy ve köylülerinin konumu, bu köylerin fiziki ve kültürel yapısı
ile köy - şehir arası git - gel nüfus hareketleri göz önüne alınırsa, bu önerinin anlamı
daha iyi anlaşılacaktır.

 

KAYMAKAMLAR: İlçeler yanı sıra illerde de mülkî amirler olarak atanmış

kaymakamların olması uygundur (İl Kaymakamı ve İlçe Kaymakamı.). Ancak, Merkezî
Vilayet Sistemi' nde "ilçe" lerin varlığı çok anlamlı ve gerekli değildir. Kaldı ki temel
kanunlarda "il" vurgusu yapılmış, il'in alt birimleri vurgulanmamıştır bile. Bazı ilçelerin
bazıları fiziki ve demografik yapısı gereği "belde" konumuna bazıları ise "il" konumuna
getirilerek bu yapının ortadan tümüyle kaldırılmasında bir beis yoktur. Yaptığı iş
öncelikle merkezî yapının belirlediği hükümler doğrultusunda denetleyici olmak, bağlı
olduğu vilâyetin valisine karşı sorumluluktur. İhale ve paranın ağırlıklı olduğu konular
olabildiği ölçüde belediyelere ve diğer ilgili birimlere bırakılacağı için, kaymakamların (il
valilerinin) pozitif etkinliği daha artacak, seçilen valiye karşı sorumluluğu hem merkeze
hem halka karşı sorumluluk olarak tezahür edecektir.

 

VALİLER: Merkezî Vilayet Sistemi içinde valiler seçimle iş başına gelir ve üst üste

yalnız iki kez seçilebilirler. Vilayetin konumuna göre belirlenen vali yardımcılarından en
az iki kişi seçilmiş vali tarafından, diğer bir ya da birkaç yardımcı merkez atamasıyla
görevlendirilir. Valinin seçtiği yardımcıların yasal açıdan niteliği göz önüne alınarak,
merkezî yönetim gerekçeli olarak ret ya da kabul onayı vermek durumundadır. Geçerli
bir gerekçe olmaması hâlinde kabul zorunludur. Aynı şekilde, seçilen vali de atanan
yardımcılar için bir yıl sonra görüş ve mütalaada bulunup, geçerli gerekçeleri tazammum

Vilayet ve il kelimelerinin aynı anlamlara geldiği düşünülse de biz hiyerarşik bir ayrım yaparak "il"
kelimesini malum tanımı içerisinde her hangi bir yerleşim merkezi, vilayet'i ise illerin bağlı olduğu merkez
olarak kullandık. Sanıyoruz bu kısmî ayrım lengüistik açıdan her hangi bir sorun taşımamaktadır.

ettirebilmiş ise vali yardımcısının değiştirilme talebinde bulunabilir.

Merkezî Vilayet Sistemi, esas itibariyle merkezi yönetim ile yerel yönetimin denge
noktasıdır. Bu sistemde ne yerel anlayış kendi olası dar kalıplar içinde ürettiği olumsuz
istekler için sızlanıp direnir ne de merkezi yönetim gereksiz otoriter tavrını dayatır. İnsan
temelde akıllı olan canlıdır ve ortak akıl ortaklaşa kullanılan erk zemininde hayat bulur.

Evrensel ölçekte Birleşmiş Milletler yerine " Üst Dünya Örgütü", kıtasal
ölçekte "Büyük Avrasya Birliği" yanı sıra Türkiye'ye ilişkin önerimizin adı
"Merkezi Vilayet Sistemi" dir. Bunlar, yer yüzüne cephesel bakış ile yerel
gerçekliğin anlamını kavramak adına yapılan mütevazi bir düşünce beyanı olarak

görülmelidir.

 

www.haberdemeti.com

 








Bu yazı 2,518 defa okundu.







Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları






http://www.milligazete.com.tr/images/logo.png http://www.milligazete.com.tr Milli Gazete Son Dakika RSS Haber Servisi

Anket

Ahmet Davutoğlu AK Parti'ye lider olabilecek mi?
  • Evet, olur
  • Hayır, olamaz
  • Biraz zor
  • Bir seçim yaşamalı
  • Erdoğan varken imkansız
  • 2015 seçiminden sonra
  • İcraatlarına bağlı
  • Reformlarını görelim sonra
  • Karizmatik olunmaz doğulur
  • Fikrim yok

En Çok Okunanlar